
''o yaşayan bir sokak serserisi yeraltı rüyaları olanların imrendiğince. o, dokunmaktan ibaret gibi, hatta bir sis gibi örtmek bütün işlevi, bütün canlı renkleri.'' diye yazmış bir arkadaşım Leonard Cohen'i anlatırken. Öyle hoşuma gitti ki. Cohen de çok şey söylüyor da şimdi bilemedim hangisini yazayım diye.
Fırtına falan var dışarda. Fırtınalardan hiç korkmadım ama bir tuhaf olurum böyle zamanlarda. Hep de biri olsun istedim yanımda. Hiçbir zaman olmadı o ayrı.
28 şubat 2005'te gecenin bi yarısı yine fırtına varmış buralarda. Gelen sesler uykumdan sıçratarak uyandırmış üç defa. O saatte benimle birlikte uyanık olan birilerinin peşine düşmüşüm. Aslında gerek de yokmuş birilerini aramaya. Fırtına varmış ya işte. Hatta öyle düşünceliymiş ki; kendisinin varlığını hissedemesem de kapılar, duvarlar ve camların ardından, sesini duyabiliyim diye ağaçlarından arasından geçmiş ıslıklar çalarak.
Ben sevdiğim insanların üzgün olmasına dayanamıyorum. Hele de olaylar onların dışında gelişiyorken. Ya da hak etmedikleri şeyleri yaşıyorken ki hak etmek diye bişey de yok, yalan o. İşin kötüsü, ben odunun da odunuyum birilerine yardım etme konusunda. O kişi bana direk gelip 'olum kötüyüm ben, şu şu oldu.' demediği sürece. Hatta odunluğum orda da hat safhada ki öyle zamanlarda bile gıdım başarılı değilim teselli ve akıl verme konusunda. Anca ben de üzülürüm onunla birlikte. Acayip özenirim böyle iş halledici tipte insanlara. Biri üzgünken 'sen gel bi bakiyim' diyip ortamdan onu uzaklaştırıp konuşup yedirip içirip işte her yapıyorsa ondan yapıp söyleyip (bana da söylesin nolur) da neşesini yerine getiriverenleri, hiç olmazsa akıl fikir verenleri çok kıskanırım. Ölenin ardından kalanlara başın sağolsun bile diyemeyen bir adamım ben. Yine de anlatın bana, çok iyi dinlerim.
Fırtına falan var dışarda. Fırtınalardan hiç korkmadım ama bir tuhaf olurum böyle zamanlarda. Hep de biri olsun istedim yanımda. Hiçbir zaman olmadı o ayrı.
28 şubat 2005'te gecenin bi yarısı yine fırtına varmış buralarda. Gelen sesler uykumdan sıçratarak uyandırmış üç defa. O saatte benimle birlikte uyanık olan birilerinin peşine düşmüşüm. Aslında gerek de yokmuş birilerini aramaya. Fırtına varmış ya işte. Hatta öyle düşünceliymiş ki; kendisinin varlığını hissedemesem de kapılar, duvarlar ve camların ardından, sesini duyabiliyim diye ağaçlarından arasından geçmiş ıslıklar çalarak.
Ben sevdiğim insanların üzgün olmasına dayanamıyorum. Hele de olaylar onların dışında gelişiyorken. Ya da hak etmedikleri şeyleri yaşıyorken ki hak etmek diye bişey de yok, yalan o. İşin kötüsü, ben odunun da odunuyum birilerine yardım etme konusunda. O kişi bana direk gelip 'olum kötüyüm ben, şu şu oldu.' demediği sürece. Hatta odunluğum orda da hat safhada ki öyle zamanlarda bile gıdım başarılı değilim teselli ve akıl verme konusunda. Anca ben de üzülürüm onunla birlikte. Acayip özenirim böyle iş halledici tipte insanlara. Biri üzgünken 'sen gel bi bakiyim' diyip ortamdan onu uzaklaştırıp konuşup yedirip içirip işte her yapıyorsa ondan yapıp söyleyip (bana da söylesin nolur) da neşesini yerine getiriverenleri, hiç olmazsa akıl fikir verenleri çok kıskanırım. Ölenin ardından kalanlara başın sağolsun bile diyemeyen bir adamım ben. Yine de anlatın bana, çok iyi dinlerim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder